Seni Şanslı Bıdık

256-year-old-man-2

 

Ölmeğe uykusunda yakalanmayı beklerken,

kaçarken uykularından,

halâ kanser, alzeihmer, prostat olmadığ’na şükrederken,

Emekli kaloriferine dayayıp soğuk dirseğini

Sabahın dördünde yaktığ’ sigarasıyla penceresinden bakarken

Gördüğünde akasyanın gece bile dans eden dallarını

Uyandırmağa kıyamaz seyrek terli beyaz saçlı karısını

Seksenindeki adam

ve karısının yetmiş beş yıllık hayat kokusunu taşıyan eprik mavi sabahlığına sarılır

Salınır titrek bacaklarıyla bir elli yıl evveline,

……………………………………………………………….bir birkaç saat sonrasına

 

Üst katında bir adam hayata yakalanmayı beklerken

Elektrikli ısıtıcıdaki kaynar suyu kahve kupasına boca eder

Otlu piposuna sağlamcana asılır

Bin yıllık darağ’cının ipi kopar gibi bir ses gelir ciğerinden

Bir yudum alır kahvesinden tedbirsiz

Gözleri dolar ağzı yanan her küçük çocuk gibi

Gri bir duman çıkar kırk yıldır yanan ölümlerinden

Et rengi duvarlara yaslanır

Dünya düzken mavi göğe bakardı, bir hayali varmış gibi

Her çağ, bir başka yıkım getirdiğinden ellâm

Dört ayı var sanırdı dünyanın

Veba

Kolera

Lepra

Cuma

Top gibi yuvarlak, top gibi pürüzsüz olduğ’nu ezanla fısıldadıklarından beri kulağ’na

Beyaz tavanlardan alamaz oldu gözünü

 

Sabaha kaç kala olduğ’nu bilmem

…………………………………………………bilemezsiniz

bilemez hiç kimse

Seksenindeki adam giyip takım elbisesini

takıp kravatını

çevirdiğinde bir başka dünyanın anahtarını

Giderken tansiyon ilacını almağa

Düştü aniden kaldırım kenarına

 

Kırkında adam kan çanağı gözleriyle ağırdan aldı sabahı

Vardığında ihtiyarın naaşının başına

Kaçamamağa dair bir şeyler mırıldandı hayattan ve ölümden

Seni şanslı bıdık” dedi sanırım, hayata giderken

Rüzgar yoktu

ve akasyalar hiç kıpırdamıyordu.

Reklamlar

Sözler ve Zamanlar

kum-saati

Yetmişlerde doğanların pek azı yılları erken saymaya başlamıştır. O yıllarda doğduğu için sevinilen kimse yoktu veya doğuşumuzun yıldönümlerinin kutlanması gerektiğine inanılacak kadar değerli değildik. Fakat ölümler mutlaka kutlanırdı. Altı yaşıma kadar birçok cenaze ortamında bulundum. Boğulanlar, vurulanlar, eceliyle ölenler, iş kazaları… Mahallenin çocuklarıyla birlikte etrafa asılı çarşafların arasında koşturarak saklambaç oynayışlarımız…

 

Sekiz ilâ on yaşlarım esnasında, yani doğduktan sonra takribi üç bin ilâ üç bin altı yüz gün sonra fark ettim ki yılların birer doğum günü kutlaması yapılıyor. Zeki Müren çıkıyor iyi dileklerde bulunuyor, Nesrin Topkapı oryantal hünerlerini sergiliyor, bir kısım türkücüler hep birlikte potpuriler eşliğinde şarkıları söylüyor… Bu eğlenceyi televizyondan takip etme fırsatı yakalayanlar da ebeveynlerinden kopardıkları izin eşliğinde portakal yiyip kola içerken yetişkinler gibi geç saatlerde uyumanın keyfini yaşıyor ertesi gün gördüğümüz herkese saat kaçta yattığımızı söyleyerek bir nevi sidik yarıştırıyor, programların bittiği saate kadar oturanların attıkları havayı da için için kıskanıyorduk.

 

Yıllar kutlana kutlana, birer birer gidiyordu. Yetmiş dört-yetmiş beş-yetmiş altı… iki bin on yedi-iki bin on sekiz… Oysa benim için sadece on altı bin gün geçti. Kutlamaya değmeyecek on altı bin küsur gün…

 

Doksanlı yılların başında annemden aldığım katı eğitimin gereği olarak verdiğim bir sözü tutarak o zamanlar kız arkadaşım olan Seren’le evlendim. Evlendim dediysem devrim nikahı! Ailelerimiz, resmen evlenmek için çok küçük olduğumuz konusunda baskı yapınca devrim nikahı kıymak daha basit göründü. İdealleri kötüye kullanmak diye ben buna derim. Örgütün il sorumlusu gayet ciddi bir törenle bizi evlendirdikten sonra ellerimizin üzerinde durduğu Lenin’in bir kitabını aramızdan alıp “Yoldaş Seren’i öpebilirsin” dediğinde her gün yedi sekiz kez çiftleştiğim bir kadını örgüt onayıyla öpmek, içimi serin bir tuhaflıkla kaplamıştı. Önemli olan sözümde durmaktı. İskambil kağıdından yapılsa daha estetik ve sağlam olacağından emin olduğum tek göz bir gecekonduda birkaç başka yoldaşla birlikte yaşamaya başladık. Seren daha sonda gönlünü başka bir örgüte kaptırınca evliliğimiz bitti fakat söylediğim gibi: Sözümde durmanın verdiği huzurla hayatıma devam ettim.

 

Üniversite sınavı için yapacağım tercihler nihayetinde hayatımın akışını değiştirecekti. Seren hayatımdan çıkmış, örgüt bölünmüş, nikahımızı kıyan sorumlu gözaltına alınmış, serbest bırakılmış, yediği dayak yüzünden adımızı vermeyi unutmuştu ya da devlet bizim örgütü pek ciddiye almıyordu. Hostes kuzenim İzmir’e gelip sınav tercihi yapacağımı duyunca çok heyecanlanmış “Antalya’da çok yalnızım, orayı yaz, hem güzel şehir hem bana destek olursun, tek başıma bir kadınım” demiş; beni şövalye ruhumdan vurmuştu. Gönülsüz bir şekilde “tamam” dedim. Sorarsa “Yazdım ama tutturamadım” diyecek Ankara’da okuyacaktım. “Söz ver” dedi. Ne zaman yalan söylesem yüzümden okunur. Şövalye ruhuma saplanan ikinci ok… daha fazla hayatta kalmam mümkün değildi “Söz!” dedim. On sekiz tercih içinde Antalya’yı kazandım. Tam bir dangalaklık! Annem sayesinde ben de katı bir Arnavut’tum ve verdiğim sözlerden kurtulamıyordum.

 

Okula gittim. Yüksek lise denebilecek bir üniversite görünümlü saunada kısa bir süre geçirip okulu bıraktım. Okulu bırakmak için dört iyi nedenim vardı. Devrim, alkol, uyuşturucu, sözler…

 

Alkol ve uyuşturucu için çalışmam gerekiyordu. Çalıştım. Devrim için bir şey yapmam gerekmiyordu çünkü zaten hiç kimse bir şey yapmıyordu. “Devrim süreçtir” deniyordu, zaman geçiyordu. Doksanların sonuna yaklaştığımızda, ki hayatımdan yaklaşık dokuz bin iki yüz gün gitmişti; askere gittim. Vicdanen reddettiğim bir kuruma babama verdiğim söz çerçevesinde dahil oldum. Aferin, dedi annem. Sözümde durmuştum. Benim hesabım, doğuda çıkacak bir çatışmaya sürüleceğim, sinek bile öldüremediğim için tetiğe bile basmadan vurulup öleceğim yönündeydi. Bu umurumda değildi. Nasıl olsa hayatımı zaman ve sözler yönetiyordu. Büyük bir saçmalık sonucu koca bölükten seçtikleri on beş kişiyle birlikte generalleri korumak niyetiyle Ankara’ya götürdüler beni. Kalanları gidecekleri yerleri haritada arıyorlardı.

 

Ankara’da lise çağlarımda sevgilim olan bir kızla yeniden sevgili olduk. Askerdim, duygusaldım, eski sevgilim beni askerde terk etmişti. Sorun ayrı düşmemiz değil, onu aldatmış olmamdı. Kız haklıydı beni terk etmekte ama yine de her terk edilen gibi üzülmem gerekiyordu, üzülüyordum. Oysa bu, Ankara’da bana şefkatli davrandı. Lise yıllarında ona, onunla evleneceğime dair verdiğim bir sözü hatırlattı. Hatırlamadım ama yalan söyleyecek hali yoktu. “Emin misin?” diye sordum “Evet.” dedi. Anlattığına göre, Akman’da boza içerken “İstersen seninle evlenebilirim” demiştim. “Madem söz verdim” dedim. Sade bir tören ve eğlence ile evlendik. Evlilik üç yılımı boşanmak dokuz yılımı aldı. Yaklaşık yüz elli bin lira kadar da maddi kayıp… Çocuğum oldu. Evli olduğunuz kadına, başka bir kadını sevdiğinizi asla söylememeniz gerektiğini böyle öğrendim. Verdiğim bir sözü tutmanın iyi sonuçları da olabileceğini böylece görmüş oldum.

 

Hayatımdan yaklaşık on dört bin gün akıp gitmişti. Aile ve evlilik kurumuna karşı olduğum halde ikinci evliliğimi yaptım. Bu kez söz vermemiş, bakarız demiştim. Dememem gerekiyordu. Mahalle baskısı… Normalde beni esir alamazdı. Kulaklarım doğuştan balmumuyla kapalı olsa da katı bir gelenekçi olmam, hayatta her konuda kendi önüme başkalarını ve sözlerimi koymamı gerektiriyor.

 

Evlilik yıldönümlerini kutladığım zaman başkasının doğum gününü kutluyor gibi kutluyorum. Konu benden bağımsızmış gibi. Çevremdekiler mutlu olsun istiyorum. Mutlu olurlarsa belki beni rahat bırakırlar. Bırakmıyorlar. Neşeli ağızlarıyla saçtıkları mutluluğun içinde olmamı istiyorlar. Olmuyorum. Olamıyorum. Çünkü ben her sabah uyandığımda dünün bitmesine sevinmiş bir asker gibi kalkıyorum. Şafak sayan bir asker… Neyi saydığımı bilmesem de bir hücrenin içinde özgürlüğümün geleceği günleri bekliyorum. Oysa zaman geçiyor, günler, haftalar… Verdiğim sözler var yetişmesi gereken. Her söz tutumu bana hayatımın en değerli parçalarını kaybettirmiş olsa da o sözleri bana tutturan dürtü hep aynı oldu. Beynimin içinde yankılanan “Verdiğin sözü tutacaksın Chao” cümlesi altında ezildim. Önümüzdeki üç ilâ beş bin gün içerisinde öleceğimi biliyorum. Hayattayken hapsedildiğiniz hücrenin çıkış kapısının ölüm manzaralı olması size de korkunç gelmiyor mu?  Bana geliyor. Bu yüzden aklımın içinde oluşturduğum kadınlara tutuluyorum. Gerçek aşk bu. Dünyanın bir başka ucunda yüzüne dokunmadığım teninin kokusunu duymadığım bir kadın beni mutlu ediyor. Yalan gibi görünse de değil. Fiziki sınırların darlığını zihnin sonsuz gücüyle aşmaya çalışıyorum. Hücremin kapısı açılmadan hayatımda gerçek bir aşkı tutabilmek, onu da hücremde kanlı canlı var edebilmek. Söz vermeden. Bu kolay değil. Hiç değil. Canım acıyor…

 

Domuz

 

p033cmp7

Bozkırın ortasında bir oğlan kendini asmış

Hiç durmayacakmış gibi sallanıyor

Çınarın dalında bir de kuş yuvası yazdan kalma

Ceset

……………….susacak elbet

kulak kesen şu rüzgar dursun hele

 

Evladına sarılıp ağlayamayan analar da var

Yıllar önce ölmüş gözlerle bakan

………………………………………………her cümlesi sela sanılan

Ağlar elbet!

………………………….kırkikindiler başlayıversin hele

 

Yaban domuzuna dikkat kesiyoruz

uzakta. Çok uzakta

Çınar, kom’ser, köylü ve ben

ana hâlâ oğlunu kıble bellemiş bir taş yontu ve ıssız kuş yuvası

“Oğlumun yuvası olmadı” diye mırıldanıyor kadın

“Bu toprağın anasını belleyen nah şu gavurdur kom’serim” diyor köylü

 

Toprak, sakız yazmasını sımsıkı sarmış da başına

taş gibi duruyor biz oradan ayrılırken

Bozkır,

………………………………………………(tanrının en güzel yontusu)

yarılıyor bir domuzun dişleri arasında

Ayyaşlayın

maxresdefault

 

Bazı adamlar bedenlerine küçük gelir

Taşıyamaz ayakları

Koca gövdelerini de

Rüzgarla sevişen kavak gibi yalpalar dururlar

Öyle değil sandalcı abim

Bir tornado gelse vursa

Sarhoşluğun doruğ’na çıkan hortumun feleği şaşar

Ağız kokusundan

Sahil sahil dolaşır dünyayı

Aldatılmış da bir türlü yedirememiş adamlar gibi

 

Ayyaş sandalcı abim

Satmış son dişlerini de

Yarım patlıcan burnunun altında

İstanbul beyfendisi bıyığı

Dudağının kenarında nezaketli bir gül gibi duran ölü tebessüm

Öyle saygılı istiyor şarap parasını

Sanırsın bayramlaşıyor

Düğün sahibi sanırsın (öyle kapar cepkeninin önünü)

Verirsin

Gider akıntıya kapılmış sandal edasıyla

Kolları bile sallanmadan

Tam karşıya bakar ha! Kıprdamaz kısa boynu hiç

Gözleriyle bir şeye gülmüş yıllar önce

Belki ilk çocuğ’ olduğunda

İşte öyle eski bir sevincin fosiliyle bakarak yürür apartmanların arasında

 

Çağ’rır zaman zaman beni de

Evime dönerken

Gastesini seccade gibi özenle sermiştir azığ’nın altına

Çingen ma’allesindeki beton direğin dibinden uzatır şişeyi

Direğin dibinden balık gibi çıkarır da

Selamlar başıyla

“Nasılsın chao biraderim”

Gözün sevdiğim İkiçeşmelik çingenesi abim

İzlanda’da patlamamış gayzerden halliceyim

Küfede sıkılmayı bekleyen üzüm

Elektrik verilmiş çük gibiyim

Gitmeliyim

Evde duvarlar bekler

Amerikan sarmaşığ’ su, duvarlar resim, ciğerlerim duman bekler güzel abim

 

 

 

Bozkır

410730

Kamyon kasasından akar bozkır

Başaklar fidanlar

Memedin çöle diktiği

Bugünlerde iğneli çamlar

Güneş kel tepelerin arka yamacına düşer

Diyar-ı bekir’de bir karpuz patlamış gibi

………………………………………………………….göğ kan-ı revan

 

Kasabayı asfalt bir nehir keser

Çocuklar, bez çantaları kalplerinde, dönerler elif öğrenmekten

Akşam serinliğinde rüzgar titretir akasyanın nazenin dalını

 

Böyle aşık olduğ’mu anlıyorum sana

Giderken bir yoldan bir yola

Gün ağarken bulmuşum da

Kalbime gömmüşüm

Defne döğerken düşürmüşüm gibi seni

Dönerken

Bir kamyon kasasında ter revan

Adın işli her yanım

Başımda bağlı mendilim

……………………………..köşeleri körkısmet

Dört

Kör

Düğümlü

 

Ardına basarak kunduramın

Tüm hıncımı çıkarırım ya günden

Bir kadıncağız, girmiş koluma

Bir dondurma yalar, bir gazoz içerken

Piyasa yaparken anlayacağın;

Eşe dosta selam verirken, yorgunluğ’mu silerken yüzümden

Ras’gelirsin kalabalığın içinden

…………………………………………..kolunda katilim

Geçeriz bakışmadan gözlerimizi öte dünyada birleştirip

Buz olur gece

………………….Kar revan

 

Çarşıda iki kişi

Takdir-i ilahi ras’laşır

O gece sanki bir çınar köklenir yerinden

Biensen Ner’desin

1446719798-1446719710-1446719706-1446719612-wadi-rum-jordan

Biensen saklandığı dolabın içinden çıkıp kapının kasasına koştu. İki eliyle birden ahşap kahverengi kasaya vurarak, tiz sesiyle “Sobe” diye bağırdı. Ebe Chao’nun yine ortalıkta olmadığını görünce dizine kadar gelen beyaz çoraplı ayaklarıyla tepinerek “Sania, Sania…” diye seslendi.

“Efendim kuzucuğum…” dedi Sania, elindeki bulaşıkları tezgahın üzerine bıraktı. Bileğinin dışıyla yüzüne gelen saçı çekti, serçe parmağının köpüksüz kısmıyla burnunu kaşıdı.

“Chao yine yok.”

Mızmız ama sevimli bir çocuktu Biensen. En çok saklambaç oynamayı sevdiği için tek arkadaşı saydığı Chao’yu oyuna zorlardı. Önce Biensen ebe olur, yirmi dörde kadar sayar, Chao gidip Sania’nın göreceği bir yere saklanırdı; ki bu yer genelde mutfak kapısının arkası olurdu. Oraya sinip, kapının arkasında asılı mutfak önlüğünü de yüzüne örterdi. Biensen, Chao’nun mutlaka Sania’nın çevresinde bir yere saklandığını zamanla öğrenmiş, dahası Sania’nın çaktırmadan Chao’nun yerini göstermesinin rahatlığına da alışmıştı. Chao’yu mutfak kapısının arkasındaki önlüklerle yüzünü örtmüş halde daha önce onlarca kez bulmasına karşın halâ çılgınca heyecanlanıyor, kalbi sanki duracak gibi hızla çarpıyor, “Chao çık, sobe…” diye bağırarak koridorda koşup kasaya ellerini vuruyordu.

Chao kapının arkasından çıkıp, bacağı boyundaki Biensen’i çift örgülü beyaz kurdelalı sarı saçlarından öpüyor, sabun kokusunu içine çekiyor, karşısında diz çöküp “Sobeledin kuzucuk, hadi şimdi ben yumuyorum.” diyor, küçük kız çocuğuna sıkıca sarılıyor ve her seferinde adeta vedalaşıyordu. Biensen her zaman saklandığı kahverengi dolabın içinde hiç bulunamamıştı. Aranmamıştı bile. Chao’nun yirmi dörde kadar gelen sesi yirmi dörtten sonra bıçak gibi kesiliyordu. Sessizce arandığını düşünen çocuk, dolabın içinde heyecandan soğuk terler döküyor ama dolabın kapağı hiç açılmıyordu.

Sessizliğin büyüdüğü o dakikalar sonsuza kadar gidecek sanılırken, dış kapının hafifçe çarpılma sesi gelir, Biensen dolabın içinden ya da arkasından fırlar, Chao’yu sobelerdi.

“Çöpü dökmeye gitti; dışarıda seni arayacak kuzucuğum.” dedi Sania Biensen’e.

“Hofff..” diyerek gidip koltuğa oturdu ve sakız çoraplı ayaklarını boşlukta sallamaya başladı. “Sania!” diyerek aklına gelen bir soruyu ya da düşünceyi paylaşmaya karar vermiş gibiydi. “Sence Chao bizi seviyor mudur?”

“Bu sorunun yanıtını ondan duymalısın.”

“Neden? Sana söylemedi mi?”

“Bana çok söyledi ama bunu çok hissettirdiğini söyleyemem. Daha doğrusu hep oyun halinde. Seninle olduğu gibi oyuna başlıyor…” Sania sustu. Çocuğun iri kahverengi gözleri merakla hikayenin devamını bekliyordu. Sania bir an için cümlesini tamamlayıp tamamlamamak noktasında kararsızlığa düştü. Konuyu değiştirmeye karar vererek, “Ne dersin? Ben işimi bitirdikten sonra çıkıp onu arayalım mı?”

Biensen sevinçle ellerini çırptı “Bulursak yine de sobelemiş sayılır mıyım?”

“Kuzucuğum sobeledin ya az önce. Şu anda Chao yenildi. Onu bulduğumuzda ebe o olacak.”

Çocuk büyük bir rahatlamayla arkasına yaslandı. Sania’in işinin çabuk bitmesini diledi içinden. Tavana baktı, eksik ön dişleriyle gülümsedi ve ellerini birbirine çarpıp göğsüne doğru çekti. Dua ediyormuş, tanrıyla sevişiyormuş gibi bir hali vardı. Tanrının kendisini ne kadar sevdiğini ise bilmiyor, bunu merak da etmiyordu.

* * *

Sania, Biensen’in elini tuttu. Birlikte apartmanın merdivenlerinden inip kapının önüne çıktılar. Gün ışığı göğü deliyordu. Gök, mavi değil kum sarısıydı.

Sahra Çölü’nde gizlendikleri bir bölgede yaptıkları üç katlı bir apartmanda tek başlarına yaşıyorlardı. Tüm daireleri aynı şekilde düzenlemişler fakat tek dairede yaşamışlardı yıllarca. Sania ve Chao… Sania evlerinde bir çocuk istiyor fakat olmasını sağlayamıyorlardı.

Chao, bir Tuareq kervanı mola verdiğinde yavrusunu emziren bir kadının boğazını kesip çocuğunu kaçırmıştı. Kadının cesediyle karşılaşan Tuareqler, onları hemen çölde aramaya başlamışlar fakat çıkan bir kum fırtınası yüzünden izleri de, katili de, bebeği de kaybetmişlerdi.

Sania ve Chao çocuk dört yaşına geldiğinde ona nasıl sahip olduklarını anlattılar. Biensen büyük bir dikkatle her ikisini de dinledi ve boyunlarına sarıldı. Chao’yu dudağından, Sania’yı saçlarından öptü. Biensen her ikisine de zaten anne ya da baba dememişti. Diyemezdi de çünkü anne kavramının ne olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Çevresinde başka çocuklar yoktu, başka aileler, başka insanlar yoktu. Çevresi göz alabildiğine sapsarı bir kum yığınından ibaretti. İçgüdüleri doğrultusunda oyun istiyor ve oynuyordu. Sevgi istiyor ve alıyordu. Ne istediğini ne de aldığını sorguluyor, sadece yaşıyordu.

Gözlerinde, arkası lastikli güneş gözlükleri ve kum sarısı rengi kıyafetleri ve ayakkabılarıyla elele yürüyorlardı.

“Nereye bakalım istersin Biensen?” diye sevecenlikle sordu Sania.

Çevredeki kum tepelerinde şöyle bir göz gezdiren Biensen “Büyük Yaralar Tepesi’ne…” diye bağırdı. Bahsettiği tepe çevrelerindeki en büyük tepeydi. Bu tepenin ismini Sania vermişti. Evlerini yaparlarken hayatının en büyük acıların haberini bu tepenin üzerinde almıştı. Fakat Büyük Yaralar Tepesi’nin Biensen için çekiciliği, bir bölgesinde zincirleme yankının oluşmasındandı. Oraya gittiğinde seslenecek ve sesi kendisine geri dönecekti. Biensen bunu çok seviyordu. Sania bunu bildiğinden hiç tereddüt etmeden çocuğun yüzüne gülümseyerek tepeye kadar yarışmayı önerdi.

Yankı bölgesine geldiler. Biensen ellerini ağzının kenarına siperleyerek var gücüyle bağırdı.

“Chao çık sobe…”

Sesin kendisine geri dönmesini bekledi, gülümsüyordu. Kendi sesi geri döndü fakat Chao’dan cevap gelmedi. Şansını bir kez daha denedi.

“Chao neredesin?”

Bu kez ses yankılanmadı. Biensen kulak kabarttı… birbirlerine gülümseyerek bakarlarken, tebessümleri ve mutlulukları, araya karışan tedirginlikle dondu.

“Chao neredesin?” Biensen vargücüyle seslenmiş fakat yanıt gelmemişti.

Yüzlerinden gülümsemeleri silindi. Yankı bölgesinin tılsımı bozulmuştu. Sania yine de umutlarının olduğunu göstermek için Biensen’e birlikte seslenmeyi önerdi. Biensen başını sallayarak bu öneriyi kabul etti. İkisi de ellerini ağızlarının kenarlarına siper ederek son güçleriyle bağırdılar…

“Chao neredesin?”

Sesleri birlikte bu kez döndü ama küçük bir farkla…

“Biensen neredesin!!!”

Nakama

Fog-forms-of-condensation

 

Buğulu sesin duyuyorum

…………………………………….İken bile aynadan.

Hiç utanmıyorum da atletimin yırtığından.

 

Bir gün

Bazen çepeçevre dönmem etrafımda

Sağ gölgemi öldürürken sol gölgemi doğururum

………………………………………………………………………………Ayakta

 

Namlu ne kısadır

İçindeki ömürden kurşuna

 

Fareleri düşünüyor

Kedileri köpekleri sahipleri Allahları

…………………………………………………………..Kullar

Kurulanı bozacakmışız korkusu paslı

Bizden başkasının dünyalı olmadığına inanacağım

Belki şu kuyruksuz kedilerden geldiğimi bilmesem

Avımı tanımasam aynadan

……………………………………………..Dudağını öpüveren bıyığından, piposunun marpucundan

 

Bir yıl

İnsanın ayna etrafında tam bir tur atması değil

Sonunda kendini yakalaması

 

Bazen namlu ne kısadır ne eğri

Rüzgar bazı kuşları vuruyorsa pencereme

Söylesinler çocuğa

Uzaktaki kelebek artık kuşlardan da mesuldur

 

Ah candaşım

Bu aynada avımın gözlerinin içine bakıyorum

……………………………………………………………………….her gün

 

Buğulu sesin taşıyor rüzgar.

Sanki “benim yüreğime hançer…” desen

Kaçırıp gözümü gözümden

Ağlayacağım.